Kayıtlar

Aforizmalar'dan

"Tuhaftır yaşam - acımasız mantığın boş bir amaca yönelik gizemli düzeni. Yaşamdan umulacak tek şey insanın biraz kendini öğrenmesi - o da geç olur hep - ve bitmek bilmeyen bir yığın pişmanlık." [Joseph Conrad, 'Karanlığın Yüreği']

Dört bir yanımız masum olmayan çocuklar

Resim
Çağan Irmak’ın yeni filmi  Dedemin İnsanları ’nı gösterimden kalkmadan yakalayabildim. Güzel bir filmdi. Ama bir Babam ve Oğlum değildi, bir Ulak değildi. Irmak insanın duygularına hitap etmesini bildiği için izlerken duygu salınımlarıyla dolu iki saat geçirdim. Geleyim asıl bahsetmek istediğim konuya. Filmin bir yerinde şöyle diyor başroldeki Dede: “Çocuklara her şey anlatılır. Hem ibret alsın diye, hem de insanoğlunu tanısın, itimat etsin diye.”   (Foto: milliyet.com.tr)  Bizim kültür çocuklardan her şeyi saklar, hiçbir şey anlatmaz onlara, öğretmez, yorumlatmaz… Bir tek oyun. Sadece oyunu verir çocuğa bizim kültürümüz. Oyun oynamak dışındaki her şey dünyaya, büyük insanlara aittir, çocuklar ise sanki burada yaşamıyorlarmış gibi, girmemelidirler hiçbir işin içine. Peki çevremizi saran bu akıl dışılıkta, bahsettiğim bu tutumun payı olmadığı söylenebilir mi? Büyümesi için, düşünmesi için, muhakeme yapması için hiçbir şey yapılmayan, teşvik edilmeyen in...

[Okuma Notları] Ölüm üzerine

“ Ölümün bir özelliği de inandırıcı olmaması. Bu kadar katı ve somut ama bu kadar uzak ve dokunulmaz. İnanmamak belki daha çok bize kendi tarihimizi anlatan ölümler için geçerlidir. O ölümü yaşadığımızda kendi ölümümüzü de idrak ediyoruz. Ürkütücü olan bu olgunun bizi ölüme inanmama oyununa sürüklemesi. Bu biraz da insan işlevleri içinde belirgin bir gizlilik ve gizem tanıyan tüm edimler için geçerlidir. Cinsellik de bu nedenle bir inanma sorunu içerir. Üçüncüsü de aşktır. ” [Hasan Bülent Kahraman,  Varlık, Mart 2010 ]

Graham Greene üzerine kısa bir not

Resim
Sessiz Amerikalı’yı okudum, Graham Greene’den. Pek adı geçmez, sağda solda yazılıp çizilmez ama Graham Greene büyük yazar. Polisiyeci olarak tanınmasının bu ciddiye alınmama meselesinde payı büyük sanırım. Oysa bilinen polisiyeden çok farklı onun romanları. Cinayet var, soruşturma var, çözülmeyi bekleyen gizler var, doğru. Ama onların yanında ve onlardan daha baskın olarak aşk var, savaş var, savaşın anlamsızlığı var, kapitalizm eleştirisi var, insanlık halleri var. Pişmanlık, tutku, hata, sevgi, günah, vicdan var. Ve de bu bahsettiklerim öyle ‘iyi’ var ki romanın içinde, romana içkin, doğal, içtenlikli ve duyarlı bir biçimde işliyor onları Greene. Anlatacağı şeyi – hikâyeyi değil, vermek istediğini – hiç abartmadan, yetkin şekilde ve dahası insanın doğrudan vicdanına hitap ederek, vicdanını avuçlarının içine alarak veriyor okuyucuya. Bazen bir karakterin iç tartışmasında, bazen bir diyalogun ara cümlesinde o ‘şey’ birden sızıveriyor okuyucunun içine ve yeşeriyor orada sonra. Kitabın...

Aforizmalar'dan

“Bir düşler kıyımıdır yaşam; çiğnenmiş, ihanete uğramış, satılmış, bırakılmış, unutulmuş bir düşler mezarlığıdır… Ne israf!” Pierre Schoendoerffer

"Cinler" üzerine

Resim
Cinler, öyle sanıyo rum ki en çok etkilendiğim Dostoyevski romanı. Belki hangi romanını bitirsem peşinden böyle düşünüyorum. Dostoyevski romanlarının en dikkat çekici özelliği, içinde onlarca fikri barındırması. Tek bir görüş, tek bir fikir yoktur onun romanlarında; adeta düşünceler at koştururlar doludizgin. Yorucudur bu açıdan. Bir konuyu ele alıp onu irdelemez, pek çok fikri iç içe, birbiriyle çatıştırarak ve hep uçlarını açık bırakacak şekilde yazar. Asla net bir fikirle çıkılmaz onun dünyasından. Zaten, Dostoyevski’yi Dostoyevski yapan da budur bence. Akıl almaz düşünselliği. Cinler, netameli bir atmosfer içinde, tuhaf bir şehirde başlar. Daha kitabın başında, ustalıkla hazırlanmış bir sahnede bütün roman kahramanlarına geçit töreni yaptırır yazar. Bir sahneyle her bir kahramanı, kahramanların aralarındaki ilişkileri, dertlerini ve amaçlarını okuyucuya iletiverir. Kurgusal açıdan çok başarılı bir giriş bölümü vardır romanın. Gelişme bölümü ise nispeten dağınıktır. Eklektik bölü...

Ölüm, Yazgı ve Edebiyat Üzerine

Bir hikâyenin, romanın bitmiş olması, sonlu olması, karakterlerin yazgılarının çatılmış olması ilk bakışta çok da önemli gelmese de, son tahlilde edebiyatın belki de en önemli özelliğini / etkisini oluşturan yegâne unsurdur. Neden? Bakınız, Umberto Eco nasıl açıklıyor bunu: " ...Bütün büyük öyküler, ola ki Tanrı’nın yerine yazgıyı ya da yaşamın karşı durulamaz yasalarını geçirerek, bize bunu söylerler. “Değiştirilmesi olanaksız” öykülerin işlevi tam da budur: Yazgıyı değiştirmeye yönelik her arzumuza karşı, onu değiştirmenin olanaksızlığını somut olarak duymamızı sağlarlar. Ve bu yolla, hangi olayı anlatırlarsa anlatsınlar, aynı zamanda bizim öykümüzü anlatırlar; bu yüzden, onları okur, onları severiz. Onların ödün vermez “baskıcı” dersine gereksinmemiz vardır. Hipermetin anlatısı, özgürlüğü ve yaratıcılığı öğretebilir bize. Güzel, ama hepsi bu değildir. “Önceden çatılmış” öyküler, bize ölmeyi de öğretirler. Kanımca, bu yazgı ve ölüm dersi, edebiyatın başlıca işlevlerinden bi...

Rüzgârı dinliyorum

Rüzgârı dinliyorum. Uykum var. Uyku ile uyanıklık arası bir yerdeyim. Rüzgârı ve denizi dinliyorum. Hiç durmuyor. Günler ve gecelerce esiyor. Peşinden suyu sürüklüyor karaya doğru. Su bitmek bilmez bir inatla karaya, kayalıklara, kumsala vurup duruyor. Parçalayamıyor, yenemiyor, her defasında geri dönüyor belki ama kim söyleyebilir suyun başaramadığını. Her dalgada bir kumu, bir çakılı katıyor kendine. Azar azar, çok ufak taneler halinde alıyor karayı içine. Yılmıyor, yorulmuyor, hep tekrar yapıyor aynı şeyi. Vuruyor kayalıklara, her vuruşunda bir zerre koparıyor ondan, içine alıyor, kendine katıyor, yükseliyor. Deniz karayı basamak yapıp yükseliyor azar azar. Bir gün her yeri ele geçirmek için… 2 Eylül 2013