Kayıtlar

Güzel alıntılar

İ şte ne olduysa bu günlerde oldu. Olayların akışına yıllardır cılız bir dere durgunluğu veren denge bu günlerde bozuldu. Aslında bir denge denemezdi buna. Çocukların odalarına astıkları resimlerdeki şarkıcıların, cazcıların, sinema oyuncularının eğreti durgunluğuna benzer bir yalnızlık, bir sessizlikti bu. [Oktay Rifat, "Bir Kadının Penceresinden"]

Yazmak ya da yaşamak

Kurbağalara İnanıyorum 'u okuyorum bir süredir. Barış Bıçakçı, Behçet Çelik ve Ayhan Geçgin'in e-posta yoluyla ettiği sohbetlerin bir toplamı/seçkisi... Kitap okur gibi yapmıyorum aslında, sevdiğim yazarlarla sohbet etme hissini çabuk tüketmemek için, parça parça, kısa kısa okuyor, daha çok da sohbete katılır gibi düşüncelere dalıyorum.  İşte şimdi oradan bir sohbet konusu: Diyor ki Barış Bıçakçı, “Yazar vaktinden önce yaşlanır, daha çabuk tüketir ömrünü, kendi ömrünün içini boşaltır.” Öyle midir? Bilmiyorum. “Yazmak ve “yaşamak” iki kutuplu bir çekişme midir? Yoksa başlı başına yazmak mıdır yaşamanın kendisi, bir yazar için? Yazdıkça mı var olur, yaşar? Yoksa yaşamayı bir kenara koyup yazmak için mi tüketir ömrünü? Kimine göre öyle, kimine göre de böyledir diyerek geçiştirilecek bir soru değil bu. Yaşamak nedir? Burada sorulan “İnsanın yaşamaktan anladığı nedir?” sorusu değil. Nesnel bir gerçeklik olarak, yaşamak nedir? Yazınca ve yazdıkça zevk alıyorum, haz duyuyoru...

Bir Ölü Lâzım: Semprun'un tanıklıkları

Resim
Bir Ölü Lâzım , Semprun Baba’nın müthiş zekice kaleme aldığı, anılarından yola çıkarak, hatta yola çıkarak demeyeyim, anılarını hamur olarak kullanarak ortaya çıkardığı bir roman.             Buchenwald toplama kampında, Semprun’un isminin Almanlar tarafından konuşulduğu öğrenilince, onu kurtarmak, korumak için yerine geçebileceği bir ölü gerekir. O ölünün bulunması ve Semprun’un onun ölmesini izleyerek yerine geçmesi süresince yaşadıklarını bir anı gibi okurken, bir taraftan da romanı yazdığı yıllarda, yani Buchenwald kampından yıllar sonra geriye dönüp bakan Semprun’ün görüşlerini, anımsamalarını ve içinden geçirdiklerini okuruz.             Kitabın konusu yukarıda yazdığımla sınırlı gibi görünür fakat genişletilirse, İkinci Dünya Savaşı, Nazi şiddeti, Franco diktası dönemlerinin ince, mizahi öğeler içeren bir değerlendirmesine varılır.      ...

İşe Yarar Bir Şey

Resim
Sonda söyleneceği en baştan söylemeliyim: İşe Yarar Bir Şey izlediğim en iyi filmlerdendi. Nasıl anlatsam bilemiyorum. Film boyunca, “Eh be, bu kadar mı olur bir film? Bu kadar da güzel olur mu?” deyip durdum kendi kendime. Belki herkese aynı güçte etki etmeyecektir, öyle iddialı, bağıran çağıran bir film de değil zaten ama benim için harikuladeydi. Avukat ve şair Leyla, yirmi beş yıl sonra ilk kez lise yemeğine katılmak için uzun bir tren yolculuğuna çıkar. Trende hemşirelik son sınıf öğrencisi Canan ile tanışır. Canan’ı son durakta, ağır bir görev beklemektedir. Ve Leyla yolculuk boyunca Canan’ın anlattıklarına kendini kaptırarak bu ağır görevde ona yoldaş olmaya karar verir. Bu ağır görev nedir peki? Vücudunun boyundan aşağısı felçli Yavuz ölmeyi istemektedir. Onu bu isteğine ulaştıracak kişi de içinde bitmez git-gellerle yola çıkan Canan’dır. Filmin iki ana bölümden oluştuğunu söylersek pek de yanılmış olmayız sanıyorum. İlki akşamdan ertesi sabaha kadar Mavi Tren’in içinde g...

Sancı.. Sancı...

Resim
Necati Tosuner’in kitaplarından söz eden yazıları ve ilanları ta lise yıllarımdan bu yana Cumhuriyet Kitap ’ta görürdüm, hep merak ettim, okumayı hep erteledim. Bugüneymiş...             Sancı.. Sancı... Almanya’daki gurbetçi Türklerden kesitler sunan, kesit kesit ilerleyen bir roman. Hikâyelerini anlattığı karakterleri, kısa bölümler halinde işleyerek, kitabın sonuna kadar her birinin düğümünü çözüyor.             Bu kitabı başından beri hiçbir anda konusunu ya da hikâyesini diyeyim, merak ederek okumadım. Hikâye değil bana göre bu kitabın derdi. “Hikâye her yerde, herkes anlatıyor,” diyor sanki Tosuner ve “Nasıl anlatacaksın, mesele orada,” diye sürdürüyor.             Baştan söyleyelim: Sancı.. Sancı... ’daki gibi bir dil daha önce hiç karşıma çıkmamıştı. Bütünüyle özgün, farklı, kendi atmosferini çarçabuk kurab...